Bizimle iletişime geç

Jane Campion’ın Kadınları

Kültür & Sanat

Jane Campion’ın Kadınları

Jane Campion, Yeni Zelanda’lı yönetmen, filmlerinde kadınları işliyor ve kadınların gerçekliklerine doğrultuyor kamerasını.

Diğer sanatlarda olduğu gibi sinemada da erkekler sektöre hakim durumda ve kadınların bu alanda kendine yer bulmaları ve bir yol açıp yürümeleri oldukça zor. Bu yüzden, beyaz perdede daha çok arzu nesnesi konumunda olan kadının kamera başına geçtiğini ve kendi hikayesini anlattığını daha az görüyoruz. Ya da başka bir yerde bakarsak tanınan ve bilinen kadın yönetmen az.

İşte bu yönetmenlerden biri Jane Campion. Yeni Zelanda’lı yönetmen, filmlerinde kadınları işliyor ve kadınların gerçekliklerine doğrultuyor kamerasını.

Bu kadınlar çoğu zaman kendiyle, toplumla sorunlar yaşayan, bazen tutunamayan kadınlar oluyor. Ama insanın gerçekliği de bu değil mi zaten?

İlk filmi olan Sweety’yi yönetmen, kız kardeşine ithaf etmiştir. Absürt bir aile içi ilişki sunan bu ilk filmde Campion, abartıdan uzak ve naif bir anlatım tarzının olduğunu görürüz. Ki bu tarzını bağımsız yapımlardan Hollywood’a geçtiğinde de görmeye devam ederiz.

Bir yıl sonra çektiği An Angel At My Table, şair Janet Frame’in hayatını ele alır.Çocukluğundan beri içe kapanık, kendisinden memnuniyetsiz bir karakter olan Janet, şizofreni teşhisiyle yıllarca akıl hastanesinde yatan fakat içinde bir şekilde anlatmak istediği fırtınaları olan bir şair. Eril bir dünyada kendini ve bedenini tanımayan, kusurlarıyla ve korkularıyla apaçık orada duran bir şair.”Ben de onlar gibi aynı inkar ve çaresizlikle kuşatılmış aşk ve tozdan ibaret miyim, bir tasdik alevi göster”

Campion’un, Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan ilk ve tek kadın olmasını sağlayan filmi ise The Piano oldu.

1993 yapımı film sinemada kadın temsili konusunda hâlâ özel bir yer tutmakta. Hayatının bir evresinden itibaren konuşmamaya karar veren ve bir daha hiç konuşmayan Ada’nın, sahip olduğu iki şey vardır:Kızı ve piyanosu. Piyanosu kızından ve diğer her şeyden daha önemlidir. İki erkeğin aşkı arasında ezilen Ada, rekabet ve hırsla gözü dönen erkekliğe karşı tek silahı ve dili piyanosunun tuşlarıdır. Kadınlık ve erkekliğe güçlü bir estetik çerçevede sağlam bir simgesellik üzerinden eleştiri getiren Campion, Michael Nyman’ın müzikleriyle konuşmayan bir kadının gözünden dünyayı anlatır.

The Piano’dan sonra Hollywood sahnesine çıkan Campion, bundan sonraki filmleri The Portrait of a Lady, Holy Smoke, In The Cut ve Bright Star’da genel anlamda bakınca Campion’ın autor yönetmen olduğunu görebiliriz.

Her ne kadar Hollywood yapımları olsa da, kadınlığın tanrıçalaştırılmaktan ya da nesneleştirilmesinden ziyade, siyahıyla beyazıyla sunumu, estetik anlayışı, renk ve müzik kullanımı ve üslubu ile Campion, Hollywood tarzından etkilenmemiştir. Uzun metraj filmlerinin yanı sıra birçok kısa filmi olan Campion; özgürlüğünü arayan, irade sahibi kadınları beyaz perdeye taşımış ve izleyicilerini en gizli kalmış yanlarıyla yüzleştiren temsiller sunmaktadır. Bu anlamda kadınlığın zayıflıktan ve acıdan azade olmadığını tekrar tekrar hatırlatır.

Devamını Oku

Bi Tutam Fikir, söyleyecek sözleri olup bunları paylaşmak için bir araya gelen bir ekibin ürünü. Bir Tutam Fikir olarak sadece sevdiğimiz şeyleri paylaşıyoruz. Umarız tüm fikirlerimiz ve yazılarımız sizin için okuması keyifli anlara dönüşür.

yorum için tıkla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalı Kategori: Kültür & Sanat

Yukarı